İMAMİYYE ŞİASI AÇISINDAN İSLAMİ İNANÇLAR

 

ALLAH'I TANIMA

 

1- Varlık ve Hakikat Açısından Dünyaya Bakış (Allah'ın Varlığının Zarureti).

2- İnsan ve Dünya Arasındaki İlişkiler Açısından Dünyaya Bakış. Allah'ın Birliği.

    3- Zat ve Sıfat.

    4- Allah'ın Sıfatlarının Manası.

    5- Sıfatla İlgili Açıklama.

    6- Fiil Sıfatlar.

    7- Kaza ve Kader.

    8- İnsan ve İhtiyar.

1- VARLIK VE HAKİKAT AÇISINDAN DÜNYAYA BAKIŞ (ALLAH'IN VARLIĞININ ZARURETİ)

İnsanın var olmasıyla onunla birlikte olan idrak ve şuur, ilk attığı adımda ona Allah ve yaratılanların varlığını aydınlatır. Çünkü, kendileri ve bütün her şeyin var oluşunda şüpheye düşen ve varlık dünyasını hayal ve batıl düşünce sanan kimselerin aksine biliyoruz ki, idrak ve şuurla yaratılan bir insan her şeyden önce kendisini ve dünyayı idrak eder yani kendisinin ve kendi dışındaki varlıkların varlığında tereddüt etmez. İnsan var olduğu sürece bu idrak ve ilim onunla birliktedir ve herhangi bir kuşku ve değişimi kabullenmez.

İnsanın, şüpheci ve safsatacı karşısında ispat ettiği bu gerçek varlık, sabittir, hiç bir zaman butlan ve değişimi kabul etmez. Yani gerçeği inkar eden şüpheci ve safsatacının sözü asla doğru değildir. Neticede varlık dünyası sabit bir gerçeği içermiştir.

Ama bununla birlikte gördüğümüz bu varlıkların her biri kısa yahut uzun bir süreden sonra varlığını kaybediyor ve yok oluyorlar. Böylece görülen dünya ve parçaları, gerçeğin ve varlığın özü olmadığı belki kendileri dışında sabit bir gerçeğe dayalı oldukları, onunla var oldukları, onunla bağlantıda oldukları sürece varlıklarını sürdürdükleri, ondan koptukları anda yok olmaya mahkum oldukları ortaya çıkmış olur.[1] Bizler butlanı kabullenmeyen böyle bir varlığa (Vacib-el Vücud, yani) Allah adını veriyoruz.

2- İNSAN VE DÜNYA ARASINDAKİ İLİŞKİLER AÇISINDAN DÜNYAYA BAKIŞ

Önceki bölümde Allah'ın isbatı için izlenilen yol çok açık, sade ve hiç bir zorlukla karşılaşmadan fıtratla izlenebilen bir yoldur. Ama halkın çoğu devamlı maddiyatla meşgul oldukları ve hissi lezzetlere kapıldıkları için dejenere olmamış pak fıtrata dönüşleri çok zor ve ağırdır.

Bu yüzden pak dininin genel insanlar için olduğunu tanıtan ve dini talimat karşısında hiçbir kimse hakkında fark gözetmeyen İslam dini, Allah'ın varlığını bu tip insanlara ispatlama amacıyla başka bir yol izlemiş ve insanları pak fıtratlarına teveccüh etmekten alıkoyan yoldan girip onlarla konuşmuş ve onlara Allah'ı tanıtmıştır.

Kur'an-ı Kerim, insanlara Allah'ı tanımak için çeşitli yollar sunmuştur. Bunların arasından en fazla düşüncelerini dünyanın yaratılış ve ona hakim olan kurallara çekmiş, gökyüzünde ve kendi nefislerinde mütalaa etmeye davet etmiştir. Çünkü insanoğlu bir kaç günlük yaşantısında hangi yolu seçerse seçsin ve neye dalarsa dalsın, varlık dünyası ve ona hakim olan kurallar dışına çıkamaz. Onun şuur ve idrakı, yeryüzü ve göklerdeki şaşırtıcı sahneleri seyretmekten kendisini alamaz.

Bildiğimiz gibi gözle görülen bu geniş varlık dünyasının parçalarının her biri ve bütünü sürekli olarak değişme halindedirler ve her zaman için yeni bir şekilde tecelli ederler.[2] İstisna kabul etmeyen etkenlerin tesiri altında var olurlar. Uzak gezegenlerden, dünyanın parçalarını teşkil eden en ufak zerrelere kadar, her biri istisna kabullenmeyen kurallarıyla şaşırtıcı bir şekilde uygulanan apaçık bir sistemi içerirler ve kendi etkisi sınırındaki her şeyi, en aşağı dereceden en kamil dereceye ve hedefi olan kemal doğrultusunda itmekte ve sürüklemektedir.

Özel nizamların üstünde, umumi ve genel nizamlar ve nitekim en üst düzeyde dünyanın sayısız parçalarını ve yine küçük nizamlarını birbiriyle ilintili kılan ve uygulaması süresince hiçbir zaman şaşmayan ve istisna kabullenmeyen dünya genel nizamıdır.

Örneğin, yaratılış nizamı bir insana yeryüzünün bir tarafında yer vermişse onun vücut yapısını çevresiyle uyum sağlayabilecek biçimde terkip kılmış ve yaşam çevresini de muhabbetli bir dadı gibi onu besleyecek bir şekilde düzenlemiştir. Güneş, ay, yıldızlar, toprak, su, gece ve gündüz, mevsimler, rüzgar, bulut, yağmur, yer altı ve yer üstü zenginlikler ve kısacası bütün her şey güçlerini onun rahatlığını temin etmek için sarf ederler. Biz böyle bir bağımlılığı, yaratıklar ve onun uzak ve yakın komşuları ve yaşadığı bölgede bulmaktayız.

Bu bağımlılığı varlıkların iç donatımlarında da bulmaktayız. Yaratılış eğer insana ekmek vermişse ona varabilmek için ayak, tutmak için kol, yemek için ağız ve çiğnemek için de dişler vermiştir. Ve onu zincir halkaları gibi birbiriyle ilintili bir takım şeylerle ve hedefiyle (kemal ve beka) bağlaştırmıştır.

Dünya bilim adamlarının, uzun yıllar süren araştırmalar sonucu elde ettikleri sonsuz ilintilerin, yaratılışın sırları karşısında küçük bir başlangıç noktası olduğunda ve bunun ardından sonsuz sırların var olduğunda ve her yeni bir keşfin insanoğluna sayısızca meçhulleri çıkaracağında hiç bir kuşkuları yoktur.

Acaba parçalarının her birisi kopuk halde yahut birlik ve bağımlılık halinde sahip olduğu şaşırtıcı istihkamıyla sonsuz bir kudret ve ilmi ispatlayan bu geniş varlık dünyasının yaratıcısı olmadığı ve sebepsiz var olduğu nasıl söylenebilir?

Yoksa bu büyük ve küçük, kısacası sayısız ve sağlam bağlılıklar icat etmesiyle dünyayı büyük bir bütünlük haline getiren, uygulanışında hiçbir zaman şaşırmayan ve kanunları asla istisna kabul etmeyen dünya genel düzeni acaba hesapsız ve tesadüfi olarak mı meydana gelmiş? Yahut bu varlıklar ve evrenin büyük ve küçük çevreleri, var oluşundan önce kendisine bir düzen ve yol seçmiş ve var oluşundan sonra onu takip edip uygulamakta mıdır?

Yahut ta tam bir bağlılığa ve bütünlüğe sahip olan bu evren çeşitli nedenlerden kaynaklanmış ve çeşitli düsturlarla mı hareketini sürdürmektedir?

Kuşkusuz her bir sonucu bir nedene bağlı bilen ve bazen gizli bir nedeni bulmak için zamanlar harcayan ve o konuda incelemeye ve ilmi zafer peşine koyulan, düzen ve sırayla birbirinin üzerine bırakılan bir kaç kiremiti gördüğünde muhakkak bir proje ve amacın olmasına ve bunun ilim ve kudrete dayalı olduğuna inanan bir kimse, evrenin ve bu sistemin nedensiz var oluşunu tasavvur edemez.

O halde, evren ve ona hakim olan kurallar, büyük bir yaratıcının eseridir. Onları sonsuz kudreti ve ilmiyle var etmiş ve bir hedefe doğru itmektedir. Cüzi nedenler sonucunda meydana gelen cüzi vakıalar onunla sonuçlanır ve bütün yönüyle onun emri ve tedbiri altındadırlar. Bütün her şey, varlığında O'na muhtaçtır ve O hiçbir şeye muhtaç değil ve herhangi bir neden ve şartla sınırlı değildir.

BÖLÜM SONU: ALLAH'IN BİRLİĞİ

Evrenin bütün gerçekleri sınırlıdır. Yani nedenin var olması farzına göre varlığa sahip ve nedenin olmayışı farzıyla yok olmaya mahkumdurlar. Varlık hakikatleri sınırlıdır. O sınır dışında yokturlar. Ancak Allah'tır ki O'nun için sınır ve had düşünülemez. Çünkü mutlak gerçektir ve her farza göre varlığa sahiptir ve herhangi bir şart ve nedenle sınırlı ve ona muhtaç değildir.

Nasıl ki, herhangi bir hacmi ve oylumu sınırsız farz edersek onun dışında diğer bir oylum düşünülemez, düşünülse bile birinci hacmin aynen kendisi olacaktır. Sonsuz ve sınırsız varlık hakkında da sayı ve rakam düşünülemez. Çünkü herhangi bir ikinci düşünülmek istenirse birincisinin dışında ve onunla farklı olmalıdır ve böylece her ikisi de sınırlı ve mütenahi varlık olacak ve her birisi diğerinin gerçeğine sınır ve had getirmiş olacaktır. Öyleyse Yüce Allah tektir ve ortağı yoktur. [3]

3- ALLAH'IN ZATI VE SIFATI

Bir insan hakkında akli incelemede bulunursak onun kişiliğini ortaya koyacak bir zata ve o zatı tanıtacak bir takım örneğin filanın evladı yahut oğlu olması, bilgili, güçlü, uzun ve güzel olma yahut karşıt sıfatlar gibi özelliklere haiz olduğunu görürüz.

Bu sıfatların bazıları örneğin birincisi ve ikincisi gibi, hiçbir zaman zattan ayrı düşünülemez olmalarına, bilgili ve güçlü olmak gibi diğer bazı sıfatlar da zattan ayrılır ve insanlara göre farklı olmalarına rağmen hepsi zat dışı ve her biri ötekinden farklı şeylerdir.

Zatın sıfatla ve sıfatın birbirleriyle zıt olması, sıfata sahip bulunan zatın ve zatı tanıtan sıfatların her ikisinin de sınırlı ve mütenahi olmasını kanıtlayacak en iyi delildir. Çünkü zat gayr-i mütenahi ve sınırsız olsaydı, bütün sıfatları kapsar ve sıfatlar da birbirlerini içerirlerdi. Neticede hepsi bir şey olurdu. Mesela farz edilen insanın zatı güçlülük olsaydı, güçlü olmak, bilgili olmak, uzunluk ve güzellik her birisi diğerinin aynısı olurdu ve sonuçta bu manaların hepsi bir manadan fazla olmazdı.

Buraya kadar ki açıklamalardan, Yüce Allah'ın zatı için söz konusu sıfatların ispat edilemeyeceği aydınlığa kavuştu. Çünkü sıfat, sınır getirmeksizin düşünülemez ve Allah'ın Mukaddes zatı her türlü sınırlamadan münezzehtir (hatta ettiğimiz tenzihten bile. Çünkü tenzih de gerçekte bir sıfatı ispat etmek demektir).

4- ALLAH'IN SIFATLARININ ANLAMI

Yaratılış dünyasında bir çok kemallerin sıfat şeklinde zuhur ettiğini biliyoruz. Bunlar bulundukları her şeyi daha da kamil edip var oluşsal değerini çoğaltacak olan bir takım müspet sıfatlardır. Bu konu insan gibi canlı bir varlığı, taş gibi cansız bir varlıkla mukayese ettiğimizde açıklığa kavuşur.

Kuşkusuz bütün bu kemalleri Allah-u Teâla var etmiş ve lütfüyle bizlere bağışlamıştır. Kendisinde bu sıfatlar olmasaydı, diğerine bağışlayamaz ve başkasını kemale eriştiremezdi. Bu yüzden akl-i selim gereğince yaratıcının ilim, kudret ve bütün her gerçek kemale haiz olduğunu söylemek gerekir.

Kaldı ki önceden de belirtildiği gibi ilim, kudret ve kısacası bütün hayat eserleri yaratılış düzeninde belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.

Ancak Allah'ın zatı sınırlı ve mütenahi olmadığı için sıfat biçiminde O'na isnat edilen bu kemaller gerçekte zatının ve birbirlerinin aynısıdırlar.[4] Zatla sıfat ve sıfatların birbirleriyle olan zıtlık ve ayrılıkları ancak mefhum ve kavram merhalesindedir. Gerçekte parçalanmayacak bütünlükten başka bir şey değildir.

İslam dini izleyicilerini yakışmayan bu yanlışlıktan (Allah'ı nitelendirmek sonucu sınırlamak yahut tüm kemalleri ondan selbetmek) uzaklaştırmak için onları ispatla nefy arasında korur[5] ve onlara şöyle inanmalarını emir verir: Allah ilim sahibidir başkaları gibi değil. Kudretlidir diğerleri gibi değil. Duyar; görür, kulak ve gözle değil ve diğer sıfatlarda aynen böyledir.

5- SIFATLARLA İLGİLİ AÇIKLAMA

Sıfatlar kemal ve eksik sıfatlar olmak üzere ikiye bölünür. Önceden de belirtildiği gibi bu nitelikleri taşıyan varlığın var oluşsal değerinin ve eserlerinin çoğalmasına sebep olan ispat yönlü kavramlara kemal sıfatlar denir. Canlı, bilgili ve güçlü bir varlığı, cansız, bilgisiz ve güçsüz bir varlıkla karşılaştırdığımızda bu mana açıklığa kavuşur. Eksik sıfatlarsa kemal sıfatların tam aksidir.

Cahillik, acizlik, çirkinlik, hastalık ve benzeri eksik sıfatlara dikkat edecek olursak kavram açısından olumsuz olduklarını, kemal ve bir nevi var oluşsal değerden yoksunluğu belirttiklerini görürüz. Buna göre eksik sıfatların olmaması, kemal sıfatların var olması demektir. Örneğin cahilliğin ve güçsüzlüğün olmaması güç ve bilginin olması demektir.

Kur'an-ı Kerim'in bütün kemal sıfatları vasıtasız olarak Yüce Allah'a ispatlaması ve her türlü eksik sıfatı nefy edip, karşıt sıfatları ispatlaması da bu yüzdendir. Sözgelimi: "O'dur bilen, gücü yeten." "O diridir", "ne uyuklamaya kapılır, ne uykuya dalar", "Bilin ki siz Allah'ı aciz bir hale getiremezsiniz."

Elbette yüce Allah'ın sınırsız, hadsiz ve mutlak varlık olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden Allah'a isnat edilen her türlü kemal sıfat, O'na sınır getirmez.[6] O, maddi, cismani, zaman ve mekanla sınırlı değildir. Hadis olan (sonradan yaratılan) her türlü hali sıfattan münezzehtir. O'na gerçekten isnat edilen bütün sıfatlar, sınırlılık manasından arındırılmıştır. Nasıl ki, Şura suresinin 11. ayetinde "O'na hiçbir benzer yoktur." buyuruyor.

6- FİİL SIFATLAR

Sıfatlar, ayrıca başka bir açıdan "zat sıfatlar ve fiil sıfatlar" diye ikiye bölünürler. Şöyle ki bazı nitelikler fakat nitelenmişe dayanır ve onun aracılığıyla varlığını gösterir. Örneğin hayat, ilim ve kudret gibi nitelikler diri, bilgili ve güçlü insanla varlığını korur ve insanın, diğerleri farz olunmadan bu gibi nitelikleri taşıması düşünülebilir. Ama bazı sıfatlar sadece nitelenmişe dayalı olmakla kalmayıp, zatın mezkur sıfatla nitelenmesi için diğer bir şeyin varlığını zorunlu kılar. Örneğin yazıcı ve konuşmacı olmak, istekte bulunmak ve benzeri sıfatlar. Yazıcılıkta mürekkep, kalem, kağıt vb. konuşmacılıkta işitici ve istekte bulunmakta istenilecek bir şeyin olması şarttır, bu sıfatın gerçekleşmesinde sadece insanı farz etmek, yeterli olmaz.

Bu açıklamalardan anlıyoruz ki: Allah'ın hakiki -ve zatıyla bir olan- sıfatları ancak birinci tür sıfattır. Ama sıfatların gerçekleşmesinde başka bir şeyin katkısı olduğu ve yaratıkların yaratılmasıyla Allah'a isnad edilen bütün sıfatların Allah'ın zatıyla bir ve zati sıfatlar olması söylenilemez.

Yaratılıştan sonra Allah'a isnat edilen yaratıcı, faal, rab= besleyici, dirilten, öldüren, rızık veren vb. isimler O'nun zatıyla bir olmayıp zat dışı ve fiil sıfatlardır.

Fiil sıfat, işin yapılmasından sonra zattan değil de fiilden çıkarılan ve takılan sıfatlara denir. Örneğin yaratıcı sıfatı, yaratılışın gerçekleşmesinden sonra yaratılanlardan çıkarılan ve algılanan bir sıfattır. Bu tip sıfatlar Allah'ın zatına değil de yarattıklarına dayalı olduğu için bunun gerçekleşmesiyle O'nun zatı bir halden diğer bir hale değişmez.

Şia, irade ve kelam sıfatını bu kelimelerin zahirinden anlaşılan anlamlarına göre (irade, istemek, kelam yani lafız aracılığıyla açıklama) fiil sıfatı bilir.[7] Ama Ehl-i Sünnetin büyük bir kesimi onları ilim manasına tutar ve zat sıfatı sayarlar.

7- KAZA VE KADER

Nedensellik kanunu evrende istisnasız olarak hüküm sürer ve uygulanır. Bu sistem gereğince evrende her bir varlık kendi varoluşunda bir takım nedenlere ve illetlere bağlıdır. Bu illetlerin tümü mevcut farz edilirse (buna eksiksiz ve tam illet denir) hadis ve sonucun var oluşu zorunlu ve gerekli olur. İlletlerden bazıları yahut hepsi yok farz edilirse, sonucun var olması gayr-i mümkün ve muhal olur.

Bu konunun incelenmesiyle aşağıda yer alan iki mesele açıklığa kavuşur:

1- Bir malulün (sonucun) nedenlerinin tümüyle yahut parçalarıyla olan ilintisi göz önünde bulundurulursa onun kamil illetle ilintisinin, zaruret (cebr=zorunluluk) ve parçalarıyla eksik illetle olan ilişkisinin) mümkün=olasılık olduğunu görürüz. Çünkü bir neden bütününün her bir parçası, sonuç ve malula zorunlu varoluş değil de ancak varoluş imkanı ve olasılığını sağlar.

O halde her bir parçasının varlığının tam illetiyle zorunlu bir ilinti içerisinde olduğu varlık dünyasının bir başından öteki başına zaruret=zorunluluk hakimdir ve onun vücudu bir takım kesin ve zaruri=zorunlu olaylardan düzenlenmiştir. Bununla birlikte, varlık dünyasının parçalarının her birinin nakıs illetiyle olan imkan ve olabilirlik ilintisi mahfuzdur.

Kur'an-ı Kerim, kendi öğretisinde bu zaruret hükmüne ilahi kaza adını vermiştir. Çünkü bu zaruret de, evrene varlık bağışlayandan kaynaklanmıştır. Bu yüzden, istisna kabullenmeyen, adaletli, kesin bir hüküm ve kazadır.

Yüce Allah, çeşitli ayetlerde şöyle buyurmuştur: "İyice bilin yaratış da O'nun, buyruk da O'nundur."[8]

"Bir işin olmasını diledi mi, ona ancak ol der, o iş oluverir."[9]

"Allah hükmeder, hükmünü bozacak hiç bir kuvvet yoktur."[10]

2- Bir neden bütününün her bir parçası malulüne kendisine uygun bir ölçü ve şekillenme verir. Sonucun varoluşu, tam illetin belirlediği tüm ölçümlere mutabık olur. Örneğin insanın teneffüs etmesini sağlayan nedenler, mutlak ve hadsiz teneffüsü var etmezler. Ancak ağız ve burunun yakınlığında bulunan havadan belirli bir miktarı ve ölçüyü, belirli bir zaman ve mekanda, özel bir şekilde teneffüs organından akciğere gönderir ve yine insanın görmesini sağlayan nedenler (nedenlerden biri de insan olmak üzere) mutlak ve sınırsız görmeyi var etmezler. Ancak görme araçlarının her bir yönden sağladığı sınırlı ve ölçülü bir görmeyi icat ederler. Bu gerçek, evrenin bütün varlıkları ve olayları için istisnasız olarak geçerlidir.

Kur'an-ı Kerim kendi öğretisinde bu gerçeğe Kader adını verir ve bunu yaratılışın kaynağı olan Yüce Allah'a bağlı bilir. Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki biz; her şeyi bir kadere (nezdimizde bulunan bir plana ve ölçüye) göre yarattık."[11]

"Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın, ama biz onu ancak bilinen bir miktarda indiririz."[12]

Nasıl ki, ilahi kaza gereğince, yaratılış düzeninde yer alan her bir varlık ve olay, zaruriyy-ul vücud=varlığı zorunlu ve kaçınılmaz bir şey olur; hakeza var olan her bir varlık ve olay, ilahi kader gereğince Allah tarafından belirlenen ölçüden en az bile olsun dışarı çıkamaz.

8- İNSAN VE İHTİYAR

İnsanın fiilleri, yaratılış dünyasının olgularından birisidir ve var oluşunda evrenin diğer olguları gibi illete tam bir bağlılığı vardır. İnsan, evrenin bir parçası ve onun diğer parçalarıyla varoluşsal ilintisi olması dolayısıyla evrenin diğer parçalarının onun yaptığı işlerde hiçbir etkinliğe sahip olmadığı düşünülemez.

Örneğin: İnsanın yiyeceği bir ekmek parçası için el, ayak, ağız, bilgi, kudret ve irade gerektiği gibi ekmeğin dışarıda var oluşu, ona ulaşılabilir olması, her hangi bir engelin olmaması ve diğer zaman ve mekan şartlarının gerçekleşmesi bu işin yapılmasında gereklidir. Bunlardan herhangi biri olmazsa bu eylem insanın gücü dışında olur. Hepsinin gerçekleşmesiyle işin gerçekleşmesi de zaruri=zorunlu olur.

Önceden de belirtildiği üzere yapılan fiillerin, tam illet parçalarının tümüyle zaruret=zorunlu nitelikli ilinti taşımasının, tam illetin bir parçası olan insanla ilintisinin imkan ve olabilirlilik oluşuyla hiç bir çelişkisi yoktur.

İnsan, fiilinde serbesttir. Fiilin nedenin tümüne nazaran zaruri=zorunlu oluşu, onun insana nazaran da zaruri=zorunlu olmasını gerektirmez.

İnsandaki saf ve dejenere olmamış kavrayış da bu görüşü destekliyor. Çünkü bizler, insanların ilahi fıtratlarıyla yemek, içmek, yürümek gibi fiillerle sıhhat, hastalık, büyüklük, küçüklük ve uzun boylu olmak gibi şeyler arasında fark gözettiklerini gözlemliyoruz. İnsanlar doğrudan insanın iradesine bağlı olan birinci tür işleri insanın ihtiyarında bilir onunla ilgili emir ve nehiy, övgü veya yergide bulunur; ikinci kısmın tam aksine, çünkü ikinci kısımda insanın hiçbir yükümlülüğü yoktur.

Sadr-ı İslam'da, insan fiili hakkında Ehl-i Sünnet arasında iki meşhur görüş vardı. Bir grubu, insanın fiillerini Allah'ın değişmez iradesinin ona taalluk ettiğini göz önünde bulundurarak insanı kendi fiillerinde cebre=zorlamaya tabi bilmişler ve insanın iradesine ve ihtiyarına hiçbir değer vermemişler. Diğer bir grup ise, insanı fiillerinde serbest bilmişler ve ilahi iradenin fiillere taalluk ettiğini kabul etmeyip, ilahi kader hükmünün kapsamı alanı dışında bir şey saymışlar.

Ama Kur'an'ın zahiriyle mutabık olan Ehl-i Beyt öğretisine göre insan, fiillerinde serbestir, ama müstakil ve tam serbest değildir. Yüce Allah fiillerin serbest olarak gerçekleşmesini irade etmiştir. Önceki tabirimize göre, Yüce Allah, insanın iradesi de olmak üzere neden bütünüyle, fiillerin gerçekleşmesini irade etmiş ve onu zaruri=zorunlu kılmıştır. Sonuçta böylesine ilahi irade, fiili zaruri=zorunlu ve insanı bu fiilde serbest kılar. Yani fiil neden parçalarının bütününe nazaran zaruri=zorunlu ve parçalarından biri sayılan insana nazaran da mümkün olur.

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Ne cebirdir, (zorlama vardır) ne de tefviz (tam serbestlik). Bilakis bu ikisinin arasında bir şeydir (kullar bu ikisinin ortasında bir yol izleyerek hareket ederler)." [13]


 

 

PEYGAMBERİ TANIMA

1- Hedefe Doğru=Genel Hidayet.

2- Özel Hidayet.

3- Akıl ve Kanun.

4- Vahiy Denen Gizli Şuur.

5- Peygamberler ve İsmet (Günahsızlık).

6- Peygamberler ve Semavi Din.

7- Peygamberler, Vahiy ve Nübüvvet Delilleri.

8- Peygamberlerin Sayısı.

9- Şeriat Sahibi Ulu'l Azim Peygamberler.

10- Hz. Muhammed'in (s.a.a) Peygamberliği.

11- Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Kur'an.

 

1- HEDEFE DOĞRU=GENEL HİDAYET

Elverişli bir ortamda toprağa ekilen buğday tanesi yeşermeye başlayıp çeşitli hallere dönüşür. Her an kendine değişik hal ve şekil alarak belirli bir yolu izler ve sonunda buğday tanelerini içeren başak haline gelir. Eğer başaktan bir buğday tanesi yere düşerse, o da aynı yolu izler ve aynı sonuca varır. Eğer toprağa ekilen meyve çekirdeği olursa, kendi kabuğunu yarıp yeşermeye başlar, belirli bir değişim sürecini geçirdikten sonra yemyeşil ve koskocaman dallı bir ağaç haline gelir.

Bir hayvanın nütfesi de rahimde veya yumurtada tekamüle doğru belirli yolu geride bırakır ve rahminde veya yumurtasında geliştiği hayvan türünden biri olarak meydana gelir.

İzlenilen söz konusu belirli ve düzenli yol, dünyada görülen yaratık türlerinin tümü için geçerli ve onların yapılarında mevcut olan bir şeydir ve hiç bir zaman, tohumdan yeşeren buğday, koyun, keçi ve fil olmamıştır ve hiçbir zaman doğuracak hayvan, buğday başağı veya çınar ağacı doğurmamıştır. Eğer organların bileşiminde bir eksiklik olursa, örneğin koyun kör yahut başak buğdaysız olursa, bunun bir takım afetler sonucu meydana gelişinde kuşku duymayız.

Eşyada ki değişim ve oluşumun sürekli bir düzen ve tertip üzere oluşu ve yaratık türlerinin her birisinin bu hususta kendine özgü bir düzeni takip etmesi, araştırmacı ve keskin kafalı insanların inkar edemeyeceği bir husustur. Bu apaçık görüşten iki başka sonuca da varabiliriz.

1- Yaratık türlerinin herhangi birisinin başlangıçtan sonuca kadar geçirdiği bütün merhalelerde bir çeşit bağlılık ve irtibat soz konusudur. Sanki söz konusu tür, bütün bu değişim ve oluşum aşamalarında geriden itilip, ileriden ise çekiliyor.

2- Söz konusu bağlılığı göz önüne alarak şu sonuca varıyoruz ki her tür, ilk merhaledeyken tekvini olarak varacağı son merhalenin farkına varır ve isteyerek ona doğru ilerler. Örneğin; ceviz tanesi toprakta yeşerince hedefinin gövdeli ağaç olacağını bilir. Aynı şekilde hayvanın rahminde veya yumurtada olan cenin de ilk oluşumundan kamil bir hayvan olma tarafına doğru ilerler.

Bütün yaratık ve yaratıkların beslenişini Allah'a ait bilen Kur'an-ı Kerim, yaratık türlerinden her birinin kendi olgunluk ve kemaline doğru ilerleyişini ilahi hidayet ve kılavuzluğa nispet verir. Örneğin, Kur'an-ı Kerim'de şu ayetler yer almıştır:

"(Allah) her şeye yaratılışını veren, sonra da onları (yaratılış hedeflerine) hidayet edendir."[14]

"Bir Rab ki yarattı, derken düzüp koştu. Bir Rab ki ölçüp biçti, derken doğru yolu buldurdu."[15]

Bir başka ayette söz konusu sonuçlara işaret ederek şöyle buyurur:

"Herkesin yöneldiği bir yer var da oraya döner."[16]

Ve yine şöyle buyuruyor: "Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için boşu boşuna yaratmadık. Biz onları ancak gerçek bir sebeple (hikmetli bir gaye ile) yarattık. Fakat çoğu bilmezler."[17]

2- ÖZEL HİDAYET

Şüphesiz, insan da bu genel yasalardan müstesna değildir. Bütün yaratık türleri için geçerli olan tekvini=yaratışsal hidayet insan için de geçerlidir. Diğer canlılar kendi sermayeleri ile kemallerine doğru yöneliyor ise, insan da aynı şekilde tekvini hidayetle gerçek hidayetine (kemale) doğru hareket etmektedir.

İnsan bir çok bitki ve hayvanlarla eşit özelliklere sahip olduğu halde kendini onlardan ayıran "akıl" özelliğine de sahiptir. İnsanı düşünceye sevkeden ve mümkün olan her sebepten kendisi için yaralanmasını sağlayan akıldır. İnsanın göklere yücelmesini, denizlere dalmasını, yeryüzünde olan çeşitli cansızlara, bitkilere ve hayvanlara hakim olmasını hatta çıkarı için kendi hemcinslerinden elinden geldiğince yararlanmasını sağlayan aklıdır.

İnsan, ilk doğası gereğince mutluluk ve kemalini kayıtsız şartsız serbestlikte görür. Fakat toplumsal yapısı gereği ve bir çok ihtiyacını tek başına gideremeyeceği için aynı duyguları taşıyan kendi hemcinslerinden bir araya gelme ve dayanışmaya girince kendi özgürlüğünden bir kısmını kısıtlayıp diğerlerinden yararlandığı oranda kendisinden yararlanmalarına katlanır. Böylelikle sosyal dayanışmayı zorunlu olarak kabullenir ve sosyal denkleşmeye boyun eğer.

Bu realite çocukların hareket ve durumlarından açıkça anlaşılır bir konudur. Çocuklar, ilk olarak isteklerini gidermek için zorbalığa baş vurmak ve ağlamaktan başka bir şey bilmezler. Hiç bir yasa ve düzene uymayı kabullenmezler. Fakat fikirleri erginleştikçe, isteklerini her zaman ağlamak ve zorbalıkla gideremeyeceklerini anlayarak toplumda olan bir çok kanunları görüp, toplumsal bireyler haline gelirler. Toplumsal birey olmanın gerektirdiği fikir olgunluğa erişince yaşadığı çevredeki yasaların tümüne boyun eğer. İnsanoğlu toplumsal dayanışmaya boyun eğince topluma hakim olacak bireylerin yükümlülüklerini ve uymayanların cezasını belirleyecek, pratiğe geçirilince bireyleri gerçek mutluluklarına ulaştıracak ve sosyal değerleri oranında mutluluklarını sağlayacak yani sosyal değerle mutlu yaşama arasında denge sağlayacak bir yasanın olmasını gerekli bilecektir.

İşte bu kanun, beşerin varoluşundan bu tarafa peşinde koştuğu, arzularının en önemlisi bildiği, arzu ettiği, ona varmak için birçok çabalar sarf ettiği genel pratik kanundur. Şüphesiz eğer böyle bir kanunun imkanı olmayıp takdir edilmeseydi, bu istek ebedi olarak bütün nesillerde olmazdı.[18]

Allah-u Teâla, beşerin bu toplumsal hayat gerçeğine işaret ederek şöyle buyuruyor: "Biziz geçimlerini aralarında paylaştıran; dünya yaşayışında ve bir kısmı bir kısmına hizmet etsin diye bazılarını derece bakımından bazılarında üstün yarattık."[19] Ayette söz konusu edilen üstün kılmaya, müdürün işçiyi ve eli altındakileri, ev sahibinin kiracıyı, satıcının alıcıyı teshir etmesi örnek verilebilir.

Yine, insanın bencilliği ve her şeyi kendisi için talep etmesi hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphe yok ki insan haris yaratılmıştır. Bir şerre uğrarsa bağırır, sızlanır ve bir hayır elde ederse vermez, kıskanır."[20]

3- AKIL VE KANUN

Eğer iyice düşünürsek, beşerin arzu ettiği ve toplumun ferd ferd yahut grup grup Allah'ın verdiği temiz fıtratla zorunlu olduğunu kavradıkları, mutluluğu temin edebilecek kanunun; beşeriyet dünyasını beşeri dünya olarak ayrım yapmadan ve istisnasız mutluluğa eriştirip, genel kemali hakim kılacak kanun olduğunu anlarız. Şimdiye kadar beşerin, farklı hayat dönemlerinde aklından kaynaklanacak böyle bir kanunu gündeme getirememesi göz önündedir. Eğer bunu idrak etmek tekvini olarak aklın uhdesine bırakılmış olsaydı, bu kadar uzun dönemler içerisinde beşer akıl aracılığıyla buna ulaşırdı. Hatta düşünce cihazıyla donatılmış bireyler şimdiye kadar bunu ayrıntılarıyla kavrarlardı, tıpkı toplumda bir kanunun gerekliliğini kavradığı gibi.

Başka bir ifadeyle şöyle söyleyebiliriz: İnsan toplumunun saadetini temin edip, onu yaratılış hedefine ulaştıracak noksansız müşterek kanun, eğer tekvini olarak aklın uhdesine bırakılmış olsaydı, her akıllı insan onu anlayabilirdi. Tıpkı kârını, zararını ve diğer hayat ihtiyaçlarını anlayabildiği gibi. Fakat halen böyle bir kanundan kimsenin haberi yoktur. Kendi kendine meydana gelen kanun, bir hükümdarın veya toplumun bir kısmının koyduğu kanunları bir grup kabulleniyorsa da başka bir grup hiçe sayıyor. Bir toplumun o kanundan haberi var ise diğer birinin yoktur ve hiç bir zaman yaratılışda eşit yapıları olan akıllı insanlar, böyle bir konuda eşit görüşe sahip olamamışlar.

4- VAHİY DENEN GİZLİ ŞUUR

Önceki açıklamalardan aklın insanları mutluluğa eriştirecek bir kanunu ayrıntılarıyla kavrayamadığı aydınlanmış oldu. Ancak diğer bir taraftan, genel hidayet yasasının bir gerekçesi olarak böyle bir kavrayışın insan türünde olması kaçınılmaz bir şeydir. Dolayısıyla insan türü arasında söz konusu kanunu kavrayabilecek bir aracın olması gereklidir, ta ki yaşamın gerçek vazifelerini onlara duyursun ve bildirsin. Ne his ve ne de akıl niteliğine sahip olan bu anlayış ve kavrayış türü "Vahiy" diye adlandırılıyor. Elbette bu gücün insanlar arasında kaçınılmazlığı bütün insanlarda olmasını gerektirmez. Nasıl ki cinsel içgüdü bütün insanlarda mevcuttur. Fakat buluğ yaşına erişmeyenler bunun lezzetini anlayamazlar. Vahiy anlayışı insanda zuhur etmedikçe gizli bir kuvvet sayılır. Evlilik isteğinin buluğa varmayanlara gizli ve anlaşılması zor oluşu gibi.

Allah-u Teâla, Kur'an-ı Kerim'de şeriata ait vahiy ve akılın onu kavrama yeteneği bulunmadığı hususunda şöyle buyurmaktadır:

"Biz vahyettik sana nitekim vahyettik Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere... ve peygamberler müjdeleyenlerdir ve korkutucu haberler verenler; ta ki insanların peygamberler geldikten sonra Allah'a karşı bir mazeretleri ve bahaneleri kalmasın." (Eğer akıl yalnız başına delil olabilseydi peygamberlerin gelmesine ihtiyaç duyulmazdı.)[21]

5- PEYGAMBERLER VE İSMET (GÜNAHSIZLIK)

Peygamberlerin gönderilişi, önceki bölümde geçen, vahiy teorisini pekiştirir. Çünkü Allah'ın elçileri vahiy ve peygamberlik iddiasında bulunup, iddialarını ispat etmeye yönelik kesin ve ikna edici kanıtlar sunmuşlar ve  mutluluğunun anahtarı olan Allah'ın dininin maddelerini topluma iletmiş ve herkese açıklamışlardır. Vahiy ve nübüvvetle donanmış peygamberler, her zamanda bir yahut bir kaç tane oldukları için yüce Allah toplumun diğer kesiminin hidayetini, bunları çağrı ve tebliğle görevlendirerek tamamlamıştır.

İşte bu noktada peygamberlerin masum olmaları gerektiğini anlıyoruz. Peygamber vahiy almasında, onu korumasında ve iletmesinde hata ve günahtan (kendisinin getirdiği kanunlara aykırı hareket etmekten) korunmuş olmalıdır. Çünkü bunlar tekvini hidayetin üç rüknüdür. Bu rükünlerde hata yapmak, tekvin kanununda hata sayılır ve tekvinde hata olması anlamsızdır.

Ayrıca davet ve çağrıya aykırı hareket etmek, önceki davetin tam tersine yönelik ameli ve pratiksel bir çağrıdır. Bu da toplumun önceki çağrıya olan güvencelerini sarsar ve çağrıdan öngörülen amacı yok eder.

Allah-u Teâla, kelam-ı şerifinde peygamberlerin masum olmasına işaret ederek şöyle buyuruyor:

"Onları seçtik ve doğru yola sevk ettik."[22]

"Gizliyi bilen O'dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. Ancak seçtiği elçisi müstesna. O elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler koyar. Gerçekten de Rablerinin elçiliklerini hakkıyla yaptıklarını, hükümlerini tebliğ ettiklerini bilsin diye. Allah onların her halini de bilgisiyle kavramış kuşatmıştır ve her şeyi bir bir sayıp tespit etmiştir."[23]

6- PEYGAMBERLER VE SEMAVİ DİN

Peygamberlerin vahiy aracılığıyla ulaştıkları ve ilahi mesaj olarak ilettikleri şeye "din" denir. Yani, bir hayat programı ve insanın gerçek mutluluğunu temin edecek insani vazifelerdir.[24]

İlahi din, bütünlüğünde inanç ve amel denilen iki temelden oluşur. İnanç bölümü, insanların yaşamlarının temelini onun üzerine kurmaları gereken bir takım gerçekler ve temel inançlardır. Onlar Tevhid, Nübüvvet ve Mead olan genel asıllardır. Bunlardan birinde sarsıntı olursa dine bağlılık gerçekleşmemiş olur.

İnsanın, Allah karşısında yapacağı ibadetlere ve toplum karşısında uyacağı ahlaki kurallara, amel bölümü adı veriliyor.

Semavi şeriatların, insanın yaşamı için hazırladığı kanunlar, ahlak ve amelden oluştuğu gibi bunların her biri de iki kısma ayrılır.

Bir kısmı Allah'la ilintili şeylerdir. Söz gelimi rızalık, teslimiyet, ihlas, iman ve benzeri sıfatlar ve namaz, oruç, kurban kesmek ve benzeri ameller, ki bu tür amellere ibadet denir ve insanın Allah'a karşı kulluğunu ve huzusunu pekiştirir.

Diğer bir kısmı, toplumla ilintili bir takım ameller ve ahlaki sıfatlardır. Sözgelimi insan severlik, hayır severlik, adalet ve cömert olma gibi ahlaki sıfatlar ve geçim kuralları, alış veriş gibi ameller ki bu tür amellerin başlıcalarına "muamele" denir.

Öte yandan insan türünün tedricen tekamüle erişmesi ve zaman geçtikçe sosyal yapının olgunlaşması, dinlerde ve şeriatlarda da tekamülün olmasını gerektirir ve bunu (akıl vesilesiyle elde edilen gerekliliği) Kur'an-ı Kerim de teyit ederek, sonra gelen şeriatlar önceki şeriatlardan daha üstün ve mükemmeldir diyor. Örneğin bir ayette şöyle buyuruyor:

"(Kur'an) kitabını sana gerçek olarak indirdik. Önceki kitapları (İncil ve Tevrat) tasdik ediyor ve aynı zamanda onlardan üstündür."[25]

Bilimsel teorilerden anlaşıldığı ve Kur'an-ı Kerim'in de net olarak belirttiği üzere, insan toplumunun dünyadaki hayatı ebedi değildir. Dolayısıyla insan türünün tekamülü de sınırsız olamaz. Bu yüzden insanın bütün inanç ve ameli görevleri bir merhalede son bulacak. Buna tabi olarak nebilik ve şeriat da inanç konusunda en doruk noktaya ve ameli açıdan en kapsamlı merhaleye ulaştığında son bulacaktır.

Bu yüzden Kur'an-ı Kerim, İslam'ın en kamil ve son din olduğunu açıklarken, kendisini nesh edilmeyecek Kitap, Hz. Muhammed'i (s.a.a) Hatem-ül Enbiya=peygamberlerin sonuncusu ve İslam'ı tüm insani görevleri içeren bir din olarak niteliyor.

"Şüphe yok ki Kur'an, eşsiz ve üstün bir kitaptır ki ne önceden onun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve batıl, ona zarar veremez."[26]

"Muhammed sizden birisinin babası değildir. Ancak o, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur."[27]

"Biz sana her şeyi açıklayan Kitabı nazil ettik."[28]

7- PEYGAMBERLER VE VAHİYLE NÜBÜVVETİN DELİLLERİ

Bugün vahiy ve nübüvvet konusunda incelemelerde bulunan ilim adamları, vahiy, nübüvvet ve ilgili konuları sosyal ruhsal bilimsel kurallarla yanıtlamışlar ve şöyle demişlerdir: "Peygamberler temiz ruhlu, himmetli ve insan sever kişilermişler. Onlar toplumun maddi ve manevi açıdan ilerlemesi, bozuk toplumların ıslahı amacıyla bir takım yasalar düzenleyip halkı ona davet etmişlerdir. Ancak o zamanın insanları onların çağrısını ve mantıklı sözlerini kabullenmeyeceğinden dolayı toplumun kendilerine uymasını sağlamak için kendilerini ve düşüncelerini yüksek makama nisbet etmişler. Kendi temiz ruhlarını Ruh-ul Kudüs, ruhtan kaynaklanan düşüncelerini vahiy ve nübüvvet, sundukları yaşam metodunu semavi şeriat ve din, bu açıklamaları içeren kitabı da semavi kitap olarak nitelendirmişlerdir."

Ancak semavi kitaplara, bilhassa Kur'an-ı Kerim'e dikkatli ve insafla bakacak olan birisi bu teorinin doğru olmadığında asla tereddüt etmez. Allah'ın resulleri siyaset adamları değil hak, samimiyet ve doğruluk örnekleriydiler. Algıladıkları kelamı azaltıp çoğaltmadan halka iletip kendileri de uyguluyorlardı. İddia ettikleri bir tek gizli şuur denilen vahiy idi ki onun vasıtasıyla Allah'tan inanç ve ameli kanunları alıp topluma iletiyorlardı.

Buradan, peygamberliğin ispat edilmesinde delil ve hüccetin gerekliliğini anlayabiliriz. Herkes peygamber ismiyle mantıklı bir kanun getirirse, bu onun peygamber olmasını gerektirmez. Zira peygamberlik iddiasında olan kimse, getirdiği dinin doğru olmasını iddia etmenin yanı sıra yukarı alemle vahiy ve nübüvvet ilişkisi olduğunu ve Allah tarafından görevlendirildiğini iddia etmektedir ve bu iddia ayrıca delille ispat edilmelidir. Bu yüzden (Kur'an'ın işaret ettiği gibi) her zaman saf zihinli insanlar, peygamberlik iddiasının doğruluğunu kanıtlamaları için onlardan mucize isteğinde bulunuyorlardı.

Bu sade ve doğru mantığın manası şudur ki, insanların içerisinde vahy anlayışının bir şahısta bulunması adet dışı bir iştir. Eğer bunların iddiası doğru olursa ve bu adeti Allah bunlara vermişse diğer adet dışı (mucize) şeyleri de verebilir ve eğer bunların isteğini yerine getirebilirse önceki iddiasında da doğruymuş anlamındadır.

Açıklandığı gibi halkın peygamberlerden mucize istemeleri doğru bir mantığa dayanır. Peygamberler de kendi iddialarında sadık olduklarını ispat etmek için önceden yahut milletin isteğinden sonra mucize getirmek zorundadırlar.

Kur'an-ı Kerim de bu mantığı teyit etmiş ve bir çok peygamberlerden önceden veyahut milletin isteğinden sonra getirdikleri mucizeyi nakletmiştir.

Şunu da ekleyelim ki, bu konuda eleştiri yapan bir çok şahıslar mucizenin meydana gelmesini inkar ediyorsa da onların delilleri ikna edecek derecede kuvvetli değildir. Zira tecrübe ve araştırmayla elde edilen bazı olguların nedenleri "sürekli nedenlerdir ve hiç bir olgu kendi normal nedenleri dışında herhangi bir nedenden etkilenip gerçekleşemez" diyemeyiz. Ayrıca peygamberlere nispet verilen mucizeler akıl dışı ve üçün çift olması gibi muhal nitelikli değildir. Sadece adet dışı olgulardır. Ve adet dışı olgular bir çok riyazet ehlinden duyulmuş veya görülmüştür.

8- PEYGAMBERLERİN SAYISI

Nakil gereğince, geçen tarihlerde bir çok peygamberler gelmiştir ve bunu Kur'an da doğrulayarak peygamberlerden bir kaçının adını, soyunu ve hayatını anlatıyorsa da kesin olarak onların sayısını belirtmemiştir. Güvenilir nakil yoluyla da kesin bir sayı söz konusu değildir. Sadece Ebuzer-i Gifari'nin Resul-i Ekrem'den naklettiği meşhur bir rivayette peygamberlerin sayısının 124 bin olduğu yer almıştır.

9- ŞERİAT SAHİBİ ULU'L AZİM PEYGAMBERLER

Kur'an-ı Kerim'den anlaşılan şudur ki, peygamberlerin beşi dışında hiçbiri şeriat ve din getirmedi. Sadece beş tanesi ulul azim ve şeriat sahibi idiler. Bunlar Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'dirler. (Allah'ın selamı üzerlerine olsun.) Öteki peygamberler, bu Ululazim peygamberlere tabi olmuşlardır. Allah-u Teâla şöyle buyuruyor:

"Dine ait hükümlerden, Nuh'a tavsiye ettiğini ve sana vahyettiklerimizi ve İbrahim'e, Musa ve İsa'ya tavsiye ettiklerimizi size de gidilecek yol olarak bildirdi, açıkladı."[29]

Bu ayet minnet bırakma makamındadır. Eğer ayette zikredilen beş peygamberden başkası şeriat sahibi olsaydı muhakkak zikredilirdi.

"An o zamanı ki biz, peygamberlerden kesin söz almıştık ve senden ve Nuh'tan ve İbrahim'den ve Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da ve biz onlardan pek sağlam ve kesin söz almıştık."[30]

10- HZ. MUHAMMED'İN (S.A.A) PEYGAMBERLİĞİ

Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a), şeriat ve kitap sahibidir ve Müslümanlar da ona iman etmişlerdir.

Hz. Muhammed (s.a.a), hicretten 53 yıl önce Hicaz'ın Mekke şehrinde, Arapların en soylu ve değerli Kureyş kabilesinden olan Beni Haşim ailesinde dünyaya geldi.

Babası Abdullah, annesi ise Amine'dir. O Hazret, daha küçük yaştayken baba ve annesini kaybederek büyük babası Abdülmuttalib'in kefaletine girdi. Ama bir müddet geçmeden büyük babası da vefat etti ve böylece amcası Ebu Talib onun bakımını üstlendi.

O Hazret amcasının evinde büyüdü. Büluğ çağına ermeden önce amcasıyla birlikte taşınır ticaret malıyla Şam'a gitti.

Peygamber eğitim görmediği için okuma-yazma bilmezdi. Fakat buluğ çağından sonra akıllı, terbiyeli ve emin olarak tanındı. Kureyş kadınlarından zengin biri bütün malını o Hazrete havale ederek ticaret başkanlığını ona verdi.

O Hazret, bir başka seferinde Şam'a götürdüğü malı satıp büyük bir kâr ile döndü. Uzun bir müddet geçmeden bu hatun, Hazret'e evlenme teklifinde bulundu. Peygamber bu evliliği kabul ederken yirmi beş yaşında idi. Kırk yaşına kadar aynı şekilde devam etti ve toplumda akıllı ve emin olmada büyük ün kazandı. O yaşa kadar (Arapların dini putperestlik olmasına rağmen) puta ibadet etmedi. Hatta bazen gizli köşelere çekilerek kendi mabuduna ibadet ederdi. Kırk yaşında (Mekke'nin yakınında olan Tehame dağının) Hira mağarasına ibadet için çekilmişken peygamberliğe seçildi ve toplumu Tevhide davet etmekle görevlendirildi. Burada Kur'an'ın ilk suresi (Alak) O hazrete nazil oldu. Hazret aynı gün eve dönerken yolda amcası oğlu Ali ile karşılaştı ve olayı anlattı. Ali (a.s) bunları dinledi ve iman getirdi. Eve geldiğinde eşi de İslam'ı kabul etti.

O Hazret, davetini açıkça ilan edince çok üzücü ve ızdırablı bir tepkiyle karşılaştı. Buna göre bir müddet gizli çalışmaya koyuldu. Ancak yine Allah tarafından en yakın akrabalarını davet etmekle görevlendirildi. Peygamber bütün akrabalarına çağrıda bulundu. Fakat Ali (a.s)'den başka hiç kimse iman etmedi. (Ehl-i Beyt'ten nakledilen rivayetlere ve Ebu Talib'ten naklolunan şiirlere dayanarak Şia, Peygamberin amcasının bu daveti kabul ettiğine inanır. Ama Kureyş içerisinde sahip olduğu mevkiden faydalanıp, tek hidayetçisi olduğu Peygamberi korusun diye imanını gizliyordu.)

Daha sonra Peygamber (s.a.a) Allah'tan üstlendiği görev gereğince alenî çağrısına başladı. Ancak davete başlar başlamaz Mekkelilerin hem Peygamber'e (s.a.a) ve hem de yeni Müslümanlara yönelik en güçlü tepkileri, tahammülü zor eziyetleri ve işkenceleri başladı. Yapılan baskılar o kadar çoğaldı ki Müslümanlardan bir kısmı Peygamberin emriyle evlerini barklarını terk ederek Habeşistan'a hicret ettiler. Peygamber kendi amcası ve Beni Haşim'den olan akrabalarıyla birlikte üç yıl Ebu Talib deresinde abluka altında yaşadılar. Hiç kimsenin onlara yardım etmeğe ve onlarla görüşmeğe hakkı yoktu ve dışarı da çıkamazlardı.

Mekke putperestleri alay etmek, dövmek, küçümsemek ve her çeşit işkencenin yanı sıra bazen de davetinden vaz geçirme amacıyla ona yumuşak davranıyorlardı. Ona yüklü servet, riyaset ve saltanat teklifinde bulunuyorlardı. Fakat onların tehditleri ve vadeleri Peygamberin yanında birdi. Bu davranışlar, Peygamberi taşıdığı hedefte daha fazla azimli ve kararlı kılıyordu. Bir gün aynı teklif olunca Peygamber örnek sunma üslubundan yararlanarak "Güneşi sağ elime, ayı ise sol elime verseniz de ben eşsiz Allah'a itaat etmekten vaz geçmem ve Allah'ın emirlerini çiğnemem." cevabını verdi.

Bisetten on yıl kadar geçti ve ekonomik ambargonun kaldırılmasından sonra kendisinin büyük koruyucusu olan Ebu Talib ve vefalı eşi Hatice'yi kaybetti.

Artık Hazretin can güvenliği ve sığınacağı bir kimse yoktu. Dolayısıyla Mekke putperestleri planlı ve gizli bir komplo düzenleyerek, gece vakti evi sarıp gecenin son saatlerinde eve girip O Hazreti öldürmek istediler.

Ancak Allah-u Teâla bu planı kendi elçisine bildirerek onu Yesrib'e (Medine'ye) hicret etmeğe memur etti. Peygamber (s.a.a) Ali'yi (a.s) yerinde yatmakla görevlendirdi. Allah'ın gaybi yardımıyla düşmanların çemberinden çıktı. Mekke'nin yakınlarında olan bir mağarada üç gün kaldı. Mekke putperestlerinin her tarafı arayıp meyus olduklarını anlayınca mağaradan çıkıp Yesrib'e hareket etti.

Yesrib şehrinin sayılan kişilerinden bir kısmı önceden Peygamberle görüşüp iman etmişlerdi. Buna göre Yesrib toplumu Peygamberi sevinçle karşıladılar. Kendi mal ve canlarını O Hazretin emrine verdiler.

O Hazret, Yesrib'de ilk olarak İslami küçük bir toplum kurdu. Etrafta olan Yahudi ve güçlü Arap kabileleriyle antlaşma imzalayarak kendi davetini geniş bir alanda başlattı. Bundan sonra Yesrib şehrine Medinet-ür Resul denildi.

İslam, günden güne ilerliyor ve geniş alanları kapsıyordu. Mekke'de işkence altındaki Müslümanlar bunu duyunca, evlerini ve mallarını terk ederek Medine'ye hicret etmeye başladılar. Bunlar Muhacir adıyla tanınıyorlardı. Nitekim Medineliler de Peygambere yardım ettikleri için Ensar ismiyle tanındılar.

İslam dini hızla yayılıyordu. Fakat Hicaz'da bulunun Yahudi taifeler ve Mekke kafirleri ellerinden gelen bütün çabaları Müslümanların içerisinde tanınmadan yaşayan münafıkların yardımıyla Müslümanlara karşı esirgemediler. Her gün yeni bir olay meydana geliyordu. Bilahare bu hareketler büyük ve küçük savaşlara yol açtı ve bu savaşların çoğunda İslam ordusu Yahudi ve Arap putperestlerine karşı muzaffer oluyordu. Bu savaşların sayısı seksenin üzerindedir. Büyük savaşların hepsinde Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşları gibi Peygamber-i Ekrem şahsen savaşa katılmıştır. Bu savaşların çoğunda zafer sancağı Ali'nin (a.s) elinde ilerliyordu. O hiçbir savaştan geri çekilmeyen kişiydi. Toplam olarak on yıl hicretten sonraki savaşlarda Müslümanlardan iki yüze yakını şehit edildi ve kafirlerden ise bin kişiye yakını öldürüldü.

Peygamberin çalışmaları, Ensar ve Muhacirlerin fedakarlıkları sonucu, Arap yarımadasında İslam on yıl zarfında yayıldı. Bundan dolayı da dış süper güçlere çağrıda bulunuldu. Örneğin Rum, İran, Habeşistan ve Mısır, bu çağrı mektuplarını alan güçlerdendi.

O Hazret yaşamında, fakirane geçimiyle yetinerek bununla iftihar duyardı.[31] Vaktini asla boşa geçirmezdi. Zamanını üçe bölmüştü; bir kısmını ibadet etmeye, ikinci kısmını ailesi ile ilgilenip ev ihtiyaçlarını gidermeye, diğer kısmını da toplumda İslami öğretileri anlatıp onların ihtiyaçlarını giderme ve İslam toplumunun iç ve dış ilişkilerini ayarlamakla geçiriyordu.

O Hazret hicretten on yıl sonra Medine'de bir Yahudi kadının yemeğe zehir katıp yedirmesi sonucu hastalandı ve bir kaç gün sonra dünyadan göç etti. Son anlarda mübarek ağzından çıkan kelimeler, kölelere ve kadınlara iyi bakmayı tavsiye etmekti.

11- RESUL-İ EKREM (S.A.A) VE KUR'AN

Diğer peygamberlerden istenildiği gibi Hz. Resul-i Ekrem'den de mucize isteniyordu. O Hazret, Kur'an'ın da açıkça teyit ettiği gibi peygamberlerde mucizenin varlığını tasdik ediyordu.

O Hazretin bir çok kesin ve güvenilir rivayetlerle ispat olunan mucizeleri vardır. Ancak şimdiye kadar kalan mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Bu kitap semavi kitap olarak altı bin kaç yüz ayet ve yüz on dört büyük ve küçük sureyi içerir. Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, Resulullah'ın (s.a.a) yirmi üç yıllık biset ve davet zamanlarında, çeşitli münasebetlerde tedricen nazil olmuştur. Bir ayetten başlayıp bir sureye varana kadar; gece gündüz, yolculukta, vatanda, savaş ve barışta, zor ve kolay günlerde Resulullah'a nazil olmuştur.

Kur'an-ı Kerim bir çok ayetlerinde açıkça kendisini mucize olarak tanıtıyor. Tarihin tanıklığına göre, o zamanki Araplar fesahat ve belagatın en yüksek derecelerinde tatlı dil, kolay ve anlaşılır bir şekilde konuşma üslubunda, konuşma meydanının güçlü erleri olmalarına rağmen, Kur'an onlara meydan okuyup şöyle diyor; Kur'an'ın beşeri kelam olduğuna, Muhammed'in (s.a.a) onu kendi çıkardığına veya eğitim gördükten sonra yazdığına inanıyor iseniz onun gibisini, ondan on suresini veyahut bir suresini siz de getirin ve bu konuda bütün imkanlarınızı kullanın.[32] Arapların en büyük fasih hatipleri bu çağrının karşısında "Kur'an sihirdir ve biz öyle bir şey getiremeyiz" cevabını verdiler.[33]

Kur'an yalnız fesahat ve belagat konusunda meydan okumuyor. Bazı ayetlerde mana ve içerik açısından da insanlara ve cinlere meydan okuyor. Çünkü insanın bütün yaşam programını kapsamıştır ve eğer dikkatle araştırılırsa insanın bütün inanç, ahlak ve sayısız amellerini içeren ve ayrıntılarına kadar değinen bu geniş boyutlu ve kapsamlı yasaların temelini hak kılmış ve ona Hak Din adını vermiştir. (İslam, kanunları hak ve maslahattan kaynaklanan bir dindir; halkın çoğunluğunun veya güçlü ve emir sahibi bazı fertlerin eğilimlerinden kaynaklanan bir din değildir.)

Bu kapsamlı programın temelini oluşturan en değerli kelime, eşsiz Allah'ın birliğine inanç esasıdır. Usul ve bütün öğretiler Allah'ın birliği esasından kaynaklandığı gibi, beğenilmiş ahlak da bu esaslardan sonuçlanan dallardır. Ondan sonra insanın bireysel ve toplumsal durumları, genel ve sayısız ayrıntılarıyla onun eylemleri araştırılıp, her birisine ait tevhit kaynaklı görevler düzenlenmiştir.

İslam dininde usul ve füru öylesine birbiriyle ilintili ve bağlantılıdır ki, her fer'i hükmü hangi konuda olursa olsun araştırır isek sadece Allah'ın birliği esasına döner ve tevhid kelimesi de bu yasa ve hükümlerin bir araya gelmesiyle gerçekleşir.

Böylesine kapsamlı ve geniş boyutlu ama bir bütün ve birbiriyle ilintili olan bir dinin son düzenlemesini hazırlamak bir yana, yalnız o dinin alfabesini derlemek doğal halde en büyük ve bilgin hukukçuların gücü dışındadır. Özellikle bunları, can ve mal güvenliği olmayan bir çok kanlı savaşlar görüp iç ve dış baskılara maruz kalan ve kısacası dünya karşısında tek kalan birisi olursa hiç bir şekilde hazırlayamaz.

Kaldı ki, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) okuma yazması yoktu, öğretmen ve eğitici görmemişti. Davetinden önce ömrünün üçte ikisini medeniyet, ahlak ve insaniyetin ne olduğunu bilmeyen, kurak çölde en kötü şartlar altında yaşayan ve her zaman yakın bir devletin köleliğini yapan cahil Araplar içerisinde yaşamıştı.[34]

Ayrıca Kur'an-ı Kerim bir başka açıdan da meydan okuyor ve o da şudur: Kur'an-ı Kerim yirmi üç yıl zarfında çeşitli münasebetlerde ve farklı koşullarda tedricen nazil olmuştur. Eğer bir insanın indinden olsaydı, insanın tedrici tekamül ilkesi gereğince onun evveli sonuyla değişik ve sonu evvelinden daha iyi olurdu. Evvelinden sonuna kadar birbiriyle çelişen şeyler bulunurdu. Ama Kur'an-ı Kerim'in Mekke ve Medine döneminde inen ayetleri arasında fark yoktur. İlk ayetlerle son ayetler farklı değildirler. Kur'an bütün parçaları birbirine benzerlik arz eden, şaşırtıcı bir açıklama gücüne, hep bir üslup ve akışa sahip bir kitaptır.[35]


 

 

 

AHİRETİ TANIMA

1- İnsanın Ruh ve Bedenden Oluşması.

2- Bir Başka Açıdan Ruhun Hakikati.

3- İslam Açısından Ölüm.

4- Berzah Alemi.[36]

5- Kıyamet ve Ahiret.

6- Diğer Bir Açıklama.

7- Yaratılışın Sürekliliği.

 

1- İNSANIN RUH VE BEDENDEN OLUŞMASI

İslami öğretilere az çok aşina olanlar bilirler ki Kitap ve Sünnette, ruh ve cisim yahut nefis ile bedenden çok söz edilmiştir. Cisim ve beden his aracılığı ile idrak olunduğu için anlaşılması kolaydır. Fakat ruh ve nefs öyle değil, girift bir yapıya sahiptir.

Ehl-i Sünnet ve Şii filozofları ve mütekellimleri ruhun hakikati konusunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Fakat İslam açısından beden ve ruhun iki değişik hakikate sahip olduğu kesindir. Beden, ölüm arızasıyla hayati özelliklerini kaybeder ve tedrici olarak dağılıp - gider. Ama ruh böyle değildir. Aslında hayat, ruhundur. Bedenle birlikte olduğu sürece, beden, hayatını ondan alır, bedenle olan ilişkisini kestiği ve ayrıldığı an beden ölür. Ancak ruh, kendi hayatına devam eder.

Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden ve Ehl-i Beyt İmamlarının açıklamalarından, ruhun madde ötesi bir varlık olup bedenle bir nevi birlik ve bağlılık halinde olduğu anlaşılıyor. Allah-u Teâla Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, biz insanı balçık mayasından yarattık, sonra onu bir su damlası olarak savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o bir katre suyu bir embriyon olarak yarattık, derken o embriyonu bir çiğnem et parçası olarak yarattık, derken o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık, derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik."[37]

Bu ayetlerin akışından anlaşılan şudur ki, ayetlerin evveli tedrici maddi yaratılışı anlatıyor. Ayetin sonunda ruh veya irade ve şuurun verilişine işaret ettiğinde onu, önceki yaratılıştan değişik bir şey olarak tanıtıyor.

Bir başka ayette, ahireti inkar edenlerin "İnsan ölüp bedeni dağıldıktan ve bu parçaların yeryüzünde yok olmasından sonra, tekrar nasıl yaratılıp önceki insan haline gelir?" kuşkuları karşısında şöyle buyuruyor:

"De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra da Rabbinize döndürülmüş olacaksınız."[38] Yani ölümden sonra dağılıp yeryüzünden yiten sizin bedenlerinizdir. Ama kendiniz (ruhlarınız), ölüm meleği vasıtasıyla bedenlerinizden ayrılmış ve bizim indimizde mahfuzsunuz.

Ayrıca Kur'an-ı Kerim diğer ayetlerde kapsamlı açıklamasıyla bütün ruhların madde ötesi bir varlık olduğunu vurguluyor: "Ve sana ruhu soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir."[39]

Bir başka ayette Allah (c.c) emriyle ilgili olarak şöyle buyuruyor: "O'nun emri, bir şeyin olmasını istedi mi ona sadece "ol" demektir, hemen oluverir. Yücedir, münezzehtir o mabut ki, her şeyin melekutu (tasarrufu ve tedbiri), O'nun elindedir."[40]

Bu ayetler gereğince, Allah'ın emri, varlıkların yaratılışında tedrici olmayıp, zaman ve mekanın onda etkisi yoktur. Öyleyse Allah'ın emri olan ruh da maddi olamaz. Kendi varlığında, maddenin gerektirdiği tedrici olma, zaman ve mekan özelliklerine muhtaç değildir.

2- BİR BAŞKA AÇIDAN RUHUN HAKİKATİ

Akli incelemeler de, Kur'an-ı Kerim'in ruh hakkındaki görüşünü pekiştirir. İnsanların her biri kendisinde mevcut olan bir hakikati ve gerçeği idrak edebiliyor. Bu hakikati "Ben" olarak isimlendiriyor ve bu anlayış, her zaman insanda mevcuttur. İnsan bazı zamanlar baş, ayak kol ve diğer uzuvlarını hatta bazen bütün bedenini unutuyor. Fakat "ben" hakikatini unutamıyor. Bu gerçek anlaşıldığı gibi, bölünmez ve parçalanmaz. Beden her zaman çeşitli hallere dönüşür. Zaman geçer ve yeri değişebilir. Fakat bu hakikat (ben) sabittir ve kendi varlığında değişikliği kabul etmez. Eğer maddi bir varlık olsaydı; maddenin özellikleri olan bölünme, değişme, zaman ve mekanı kabul ederdi.

Evet bu özelliklerin hepsini beden kabulleniyor. Ancak ruha olan bağlantısı nedeniyle bu özellikler ruha da nispet edilebilir. Fakat birazcık üzerinde düşünülürse bu zaman, o zaman, şurası, orası, bu tür, o tür, bu taraf, o taraf gibi nispetlerin bedene ait olduklarını görüp, bu nispetlerin ruh hakkında geçerli olmadığını ve bunların beden vasıtasıyla ruha da yansıdığını anlayabiliriz.

Ruhun özelliklerinden olan ilim de aynı niteliği taşır. Eğer ilim madde nitelikli varlık olsaydı, maddelik gereğince bölünme, zaman ve mekan nitelikleriyle nitelenirdi.

Elbette bu bahisle ilgili birçok konular, soru ve cevaplar vardır. Ama onları bu kitaba sığdıramayız. Bilgi edinmek isteyenler diğer İslami felsefeyle ilgili kitaplara müracaat edebilirler.

3- İSLAM AÇISINDAN ÖLÜM

Dar görüşlüler ölümü insanın yok olması ve hayatı, doğuşla ölümün arasındaki zamanla sınırlıyorlarsa da İslam, ölümü, "yaşayışın bir katından diğer bir katına aktarılmaktır" diye açıklıyor. İslam'ın görüşünde insanın yaşamı ebedidir. Ruhun bedenden ayrılması, insanı bir başka hayata götürür. Orada mutlu olanlar, dünyada yaptıkları iyilikler sebebiyle mutludurlar. Ateşe düşenler de, ölümden önceki yaşamlarında yaptıkları kötülükler karşılığında ateştedirler.

Resul-i Ekrem (s.a.a) "Zannetmeyin ölmekle yok olacaksınız. Ölüm sizi bir evden öteki eve götürür." şeklinde buyurmaktadır. [41]

4- BERZAH ALEMİ

Kitap ve Sünnetten anlaşıldığı kadarıyla, ölüm ve kıyamet günü arasında sınırlı ve geçici bir hayat vardır. Bu berzah alemi olup dünya ve ahiret arasında bir vasıtadır.[42]

İnsan ölüm sonrası, inançları ve yaptığı iyi ve kötü ameller sebebiyle özel bir hesaba tabi tutulur. Bu kısa soruşturma sonrası tatlı veya acı bir yaşantıya mahkum olur ve öylece kıyamet gününü bekler.[43]

Berzah alemindeki insanın yaşamı, suç dolayısıyla mahkemeye çağrılıp, ifade verip, dosya düzenlendikten sonra sonucu beklemek için nezarette bekletilen insanın haline çok benzer.

Berzah aleminde insanın ruhu, dünyada yaşadığı gibi olur. İyilerden olursa mutluluğa erişip nimet içerisinde olur ve Allah'ın dergahına yakın olan iyi insanların birlikteliğinden yararlanır. Kötülerden olursa, azap ve zorluk içerisinde şeytan ve dalalet öncüleriyle birlikte olacaktır. Mutluluğa eren bir grubun halini yüce Allah şöyle açıklıyor:

"(Ey Peygamber), Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında (Kurb makamında) rızıklanırlar, ferah-fahur bir halde Allah'ın onlara ettiği lütuf ve ihsanlarla onlar, henüz kendilerine katılmayanlara, fakat peşlerinden gelmekte olanlara da bilin ki ne korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler. Allah'ın nimet ve ihsanına nail olduklarından dolayı sevinç içindedir onlar ve Allah, inananların ecrini zayi etmez."[44]

Dünyada mal ve servetini meşru yollarda kullanmayan grubu da şöyle tanıtıyor:

"Sonunda, onlardan birine ölüm gelip çattı mı Rabbim der, beni geriye, tekrar dünyaya yolla da belki iyi işler işlerim ve zayi ettiğim ömrü telafi ederim Hayır, boş bir söz onun söylediği. Onların önlerinde, diriltilip mezarlarından çıkarılacakları güne dek bir berzah var."[45]

5- KIYAMET VE AHİRET

Semavi kitapların içinde kıyamet günü hakkında ayrıntılarıyla söz eden, yüzlerce yerde çeşitli isimlerle bu günü hatırlatıp dünya ve ehlinin bu gündeki halini, bazen ayrıntılarıyla ve bazen kısaca değinen yalnız Kur'an-ı Kerim'dir. Bu günün ismi Tevrat'ta geçmemiş. İncil kitabındaysa kısaca işaret edilerek geçilmiştir.

Kur'an-ı Kerim defalarca şu hususu vurgulamıştır ki, kıyamet gününe inanmak, Allah'ın birliğine inanmakla denktir ve İslam dininin üç temel aslından biridir. Buna inanmayan, İslam dininden sayılmaz ve ebedi helak olmayı hak eder.

Sözün gerçeği de şudur. Çünkü eğer Allah'tan taraf hesap ve kitap, ödül ve ceza olmasaydı dini daveti oluşturan ilahi emirler ve nehiylerin hiçbir etkisi olmazdı. Nübüvvet ve tebliğ unsurunun olup olmaması